SİVİL ÜLKÜCÜLÜK MÜMKÜN MÜ?

Bu yazının nedeni geçtiğimiz günlerde bir dost meclisinde liberal yanı ağır basan bir katılımcının tespiti ve bu tespitin beni sevk ettiği düşünce hali. Dostum “Ülkücülük, Şerif Mardin’in tanımından hareketle Anadolu çocuklarının ‘çevreden” merkeze olan kültürel yürüyüşünde en güdük kitle hareketi olarak kaldı. Ne yazık ki an itibari ile ülkücülük köyünden kopmuş ama şehre de tam entegre olamayarak Türkiye’nin “kasabalı” kalmış en büyük kitle hareketidir.” Bu tespit üzerine biraz da sinirlenerek, ortodoks bir ülkücü refleksi ile alışageldiğim üzere “Peki ya Kürtler?” diyerek karşı saldırıda bulunmayı düşündüm ancak susmayı ve beynime bıçak gibi saplanan bu tespitler üzerinde biraz tefekkürü tercih ettim. İyi ki etmişim yoksa bazılarını kızdıracağını düşündüğüm aşağıdaki çıkarımlara ulaşmam mümkün olmazdı.

“Ülkü” kelime anlamı itibarı ile “amaç edinilen, ulaşılmak istenen şey, ideal, yalnızca düşünce ile kavranabilen şey” anlamlarına geliyor. Aslında sonuna “-cü” ekini ekleyerek böylesine soyut bir kavramı bir ideoloji, bir siyaset anlayışı haline getiren bir hareketin Türkiye’nin son 15 yılına damgasını vuran çevrenin merkeze olan kültürel yürüyüşünde en gerilerde kalması, entelektüel bir birikimle ve eleştirisel bir yaklaşımla kendini yeniden yorumlayamadan Hegel’in tabiri ile “zamanın ruhunu” ıskalaması ne hazin. Kendini ördüğü yüksek korku duvarları ve onların içindeki paranoya kafeslerine hapsederek, bu da yetmemiş gibi bir de kendisini bu kafeslerin içinde bin bir çeşit komplo teorisine zincirlemesi aslında bu hazin tabloyu daha da kötüleştiriyor.

Bana göre artık kitlesel bir ötenazi seviyesine gelen bu ruh halini aslında milliyetçi hareket içinde entelektüel derinliğini ve analitik düşünme yeteneğini takdir ettiğim bir yazar şu ifadelerle dışa vuruyor. “Fonlanmış medya cacıklarının burnundaki çiçekten tanıdığımız “Türk Baharı için okyanus ötesinden estirilen lodosa karşı dağ gibi ayakta duran MHP’ye global bir savaş açılmışken, bütün Ülkücüler, her zamankinden daha akılcı ve mantıklı olmak zorundadır.” Bu ifadeleri okuyunca nedense hemen aklıma sırtını Çin Seddine dayayarak dünyaya kafa tutan (!) ve kendi cennetinde halkına cehennem azabı yaşatan bebek yüzlü diktatör Kim-Cong İl’in eski bir kayıkçı teknesindeki el sallayan fotoğrafı ve o fotoğrafta yüzündeki o mağrur ifade geldi. Otobanda bir aracı ters yönde gittiği için ikaz eden polise “Ne bir aracı, herkes ters yönde gidiyor” diyerek kızan vatandaşın ruh halini de Kim-Cong İl’in yüzündeki bu mağrur ifadeye eklemem gerekiyor sanırım. Şimdi bu yazıyı okuyan ortodoks ülkücülerin beni “ekonomik veya siyasi bir menfaat peşinde olan bir şöhret meraklısı, belki de aslını inkar eden bir hain veya bir taşeron olarak damgalayacaklarını bile bile şu ontolojik saptamayı yapmanın zamanının gelip geçmekte olduğunu düşünüyorum: “Belki de ters yönde giden araç bizimki.” O zaman sorulması gereken soru şu olmalı: Peki şu anki resmi ülkücü söylem ters yola nasıl girdi? Aslında bu soruyu şu şekilde cevaplamak mümkün. 70’lerden bu yana geçen 40 sene içinde başta yolun kendisi, yolun istikameti ve aslında çevrede olan her şey değişirken resmi ülkücü söylem değişmedi, değişime ayak uyduramadı ve en sonunda altında değişen zemin onu ters yöne soktu. Lidere mutlak itaat, öz eleştiriden uzak ve farklılıkları bastıran kurumsal kültür, son 15 yılda Türkiye’deki sosyo-ekonomik ve siyasal değişimi okumadaki kısa görüşlülük, değişen küresel dengeleri okumadaki körlük, entellektüel bilgiye reaksiyoner tavır, kendini sürekli devlet üzerinden tanımlamadaki ısrarcı tutum ve tüm bunların bir sonucu olan zamanın ruhunu okuyamama ülkücü kitlede “herkes ters yönde” illüzyonunu yarattı. Ne kadar acıdır ki siyasi sınırların anlamlarını yitirdiği, ekonomik karşılıklı bağımlılığın, kültürel geçirgenliklerin arttığı, küresel bir homojenleşmenin yaşandığı günümüz dünyasında aslında özü itibarı ile bir sivil toplum hareketi olan ülkücü hareketin içinden –bırakın küresel olmayı- sadece Türk Dünyasına yönelik bir yardım örgütü dahi çıkaramadı. Veya, her konuda yüzlerce uzmanın at koşturduğu medyada her taşın altında “dış güçler” bulma kolaycılığına düşmeden küresel sistem düzeyinde sağlam analizler yapan bir ülkücüye rastlamamak ne hazin. Ya da, Türkiye’nin siyasi sınırlarına Kaf Dağları inşa ederek Türkiye’yi “Derin Dondurucuya” koymanın tek çare olduğunu söyleyenlerin çocuklarının Facebook veya Tweeter hesaplarındaki arkadaşlarının belki de en az üçte birini o Kaf Dağlarının diğer tarafında kalması gerekenlerden olması ne kadar düşündürücü. “Küreselleşme” trenini kaçıran resmi ülkücü söylemin bari son 10 yılda küreselleşmeye bir tepki olarak doğan “yerelleşme” dip dalgasında sörf etmesini beklerken tam tersi oldu. Resmi ülkücü söylemin özellikle bir zamanlar kendini besleyen Orta Anadolu insanının çağı okumasına paralel bir dönüşümü gerçekleştirememiş olması da ikinci stratejik hatası olarak karşımıza çıkmaktadır. Hem küresel eğilimleri okuyamayan hem de çevreden merkeze yürüyen Orta Anadolu insanının temel motivasyon kaynaklarını iyi tahlil edemeyen, üstüne bir de yükselen toplumsal dinamiklerin medeniyet arka planını tam keşfedemeyen resmi ülkücü söylemin statükoyu, resmi ideolojiyi koyu bir seküler söylemle korumaya çalışan Avrupa tarzı ötekileştirici bir milliyetçiliğe savrulması bu iki stratejik okuma körlüğünün bir sonucu olsa gerek. Bu okuma körlüğünün, resmi ülkücü söylemin sadece memleket meselelerini kavrama ve yorumlamayla sınırlı kalmadığını; ayrıca kendi tarihsel geçmişindeki siyasi kırılma ve kopuşların fay hatlarını da ıskalamasına yol açan, dolayısıyla kendi genel politik tutumlarının “husumet ve intikam siyaseti” ile sınırlanmasına sebep olan kısır bir siyasi duruş ürettiğini de ifade etmekte yarar var.

Peki resmi ülkücü söylem sivilleştirilebilir mi, diğer bir deyişle sivil ülkücülük mümkün mü? Sivil kelimesinin Türk Dil Kurumunun Sözlüğünde “vatandaşa ait, devlet dışı, medeni, şehirli, üniforma giymeyen” anlamları var. Aslında sözlükteki bu basit anlamlar bize sivil ülkücülüğün kavramsallaştırılmasında önemli uçları taşıdığını söylemek mümkün. Demek ki ülkücü hareketin üzerindeki üniformaya benzer hiyerarşik yapıları atarak kendini devlet dışında, insan odaklı olacak şekilde ve şehirli bir yorumla yeniden tanımlaması gerekiyor. Bu yeniden tanımlamada da resmi ülkücü söylemin etnik merkezli ve “ötekini” küçük görücü (ethnocentric) bir yapıdan çokmerkezli (polycentric) bir yapıya geçmesi, demokratik normlara ve uzlaşı kültürüne yakınlaşması, çok-kültürlülüğe (multiculturalism) ve hak merkezli (right based), devlet dışı (non-state) ve biraz da bireyselci bir diskura yönelmesi, eleştiriye açık olması, ekonomik, kültürel ve güvenlik alanlarındaki küresel eğilimleri okuyabilecek entellektüel bir derinlik kazanması şart gibi görünüyor.

Tüm bu yukarıdaki yapabilmenin ilk şartı da ülkücülüğün kitlesel (communal) bir siyasi kavram olmaktan çıkarak bireylerin bireysel bir kültür hakkı (right to culture) olarak yeniden tanımlanmasıdır. Benim “sivil ülküdaşlık” olarak kavramsallaştırmaya çalıştığım bu hak esasta “milleti” oluşturan her bireyin kendini ifade edebileceği, hayal gücünü kullanabileceği, dil, tarih ve mit birliğine varabileceği bireysel bir haktır. Bu hakkı, etnik köken, din ve mezhep farkı, sınıf ve cinsiyet farkı gözetmeksizin “milleti” oluşturan her bireyin siyasal değil ama temel bir kültürel hakkı olarak tanımlamak mümkündür. Yani “sivil ülküdaşlık” kavramını yukarıdaki tanım ışığında Türkiye conteksine uyarlarsak her bireyin sahip olduğu bu kültürel hak sayesinde “Türk İnsan, Kürt İnsan, Ermeni İnsan, Rum İnsan, Laz İnsan, Çerkez İnsan” kendini millet tanımı içinde bulup hissedebilirlen bu tanıma “Türkistan, Kürdistan, Ermenistan, Rumistan, Lazistan, Çerkezistan” tanımlarını siyasal bagaj olarak ekleyemeyecektir. Liberal yanı olan bu tanım aslında Ernest Geller’in meşhur “milliyetçilik, siyasi ve milli olanın uyum içinde olması gerektiği prensibidir” tezini reddetmekte, “sivil ülküdaşlığı” başta devlet olmak üzere her türlü siyasi yapının dışına, sivil alana itmekte ve apolitik bir karakter kazandırmaktadır.

Sivil ülküdaşlığı aslında sadece ülkücülerin üzerinde kafa yorması gereken bir kavram olarak düşünmenin hata olduğu kanaatindeyim. Gregory Jusdanis’in herkesi Kürt Milliyetçiliği lensinden bakarak okumasını şiddetle tavsiye ettiğim “Belated Modernity and Aesthetic Culture” adlı kitabında öne attığı Geçikmiş Milliyetçilikler Tezine göre (Belated Nationalisms Thesis) enteresan bir şekilde Kürt Milliyetçiliği gibi 20’nci yüzyılı ıskalamış geç dönem milliyetçilikleri kendine rakip seçtiği, ötekileştirdiği milliyetçilikleri taklit etmekte, stratejilerini bire bir kopyalamaktadır. Bu tez ışığında şayet Kürt Milliyetçiliğinin Türk Milliyetçiliğini taklit eden bir olgunlaşma süreci izleyeceğini varsayarsak, bu iki milliyetçilik anlayışının eninde sonunda bir birbiri ile çatışacağını söylemek için pek de kâhin olmaya gerek yok sanırım. Peki, bu sarmal nasıl kırılabilir?

Etnik referansları gittikçe güçlenen bu iki milliyetçilik anlayışının bir paradigma değişimi ile etnik yanları budanarak sivil ülküdaşlık seviyesine çıkartılması önem kazanmaktadır. Sivil ülküdaşlık ile milli olan ile siyasal olan birbirinden ayrılmakta, birey bu tanım üzerinden bir yandan kitlesel bağlarından arınarak mikro milliyetçiliğini kültürel alanda yaşama imkanı elde etmekte diğer yandan millet olmanın gereği olan bu “gönüllü” bağı özel ve kamusal alanda serbestçe ifade etme imkanı bulmaktadır. Kanada’daki Quebec sorunu hakkında önemli çalışmaları olan Michael Ignatief’e göre bir ülkede milliyetçi kimlikler “siyasallaşarak” bireysel kimliklerin önüne geçtiğinde ve bireysel özgürlükleri kısıtlamaya başladığında o ülke etnik çatışmanın eşiğindedir. Bu sorunun çözümü de siyasal olanla milli olanı biribirinden ayırarak birbirleri ile çatışan etnik kimlikleri bireysel hak ve özgürlükler çatısı altında genişletmektedir. İşte kavramsallaştırmaya çalıştığım “sivil ülküdaşlık” kavramı bireysel hak ve özgürlükleri genişletmeye yarayan kültürel bir haktır. Şimdi bazılarından hem Türk Milliyetçiliğini hem de Kürt Milliyetçiliğini modern bir olgu olarak kabul ederek her iki milliyetçiliğin pre-modern, premordial ve etnosembolik yanları olduğunu ihmal ettiğim veya milliyetçilik gibi özeli ve yereli vurgulayan (particularistic) bir olgu ile liberalizm gibi evrensel (universalist) bir yaklaşımı cem etmeye yönelik beyhude bir çaba içinde olduğuma dair eleştirileri duyar gibi oluyorum. Ben azından Ülkücü kardeşlerime alışa ve kullana geldikleri ülkücü kimliklerinin kendi bireysel kimliklerinde ne kadar yer kapladığını, acaba hangisini birincil kimlik olarak kabul etmeleri gerektiğini sorgulamalarının, kitle psikolojisinden çıkarak çağı doğru okuma ve bir birey olarak kendilerini tartma zamanının geldiğini ifade ediyorum. Bana göre her ne kadar liberal yanı ağır bassa da “sivil ülküdaşlık” bu sorgulama geleceğin kardeşçe yaşanılası Türkiye’sini inşa etme adına zamanın ruhuna daha uygun bir paradigmaya terfi etmeleri için bir fırsat sunuyor. Aynı sorgulamayı tüm Kürt kardeşlerimin de yapmasını içtenlikle arzuluyorum. Şayet 2020’lerin Türkiye’sinde siyaseti çatışmacı, ötekileştirmeden ve gerginlikten beslenen, etnik referanslar üzerinden kutuplaştırmayı amaçlayan sıfır toplamlı bir oyun olarak görmek istemiyorsak tüm etnik kimliklerden kaynaklanan ihtiyaçların siyasallaştırılmadan sivil ülküdaşlık kavramı altında ve kültürel bir bireysel hak olarak tanınmasının uygun olacağını düşünenlerdenim.

Previous Post Next Post