DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI

DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI ve SİVİLLEŞME BAĞLAMINDA YENİ ANAYASA ÇALIŞMALARI

Aktüel olması dışında herhangi bir heyecan uyandırmayan ve geniş kesimlerin katkı sunmakta tereddüt ettiği bir anayasa yapım sürecine şahitlik etmekteyiz. İşin bu noktaya gelmesinde, demokrasinin kavramsal arka planının iğfal edilmesinin ve kavramın içinin bilinçli bir şekilde boşaltılarak itibarsızlaştırılmasının büyük rolü vardır. Zira demokratik bilinç, demokrasi kavramını dillere pelesenk etmekle sağlanacak bir bilinç türü değildir. Uğruna gerekli mücadelelerin verilmediği bir demokrasi sürecini tarih kaydetmemiştir. Ancak bizde demokrasi havarisi kesilen kesimlerin bile demokrasi tanımlarında” ancak- ama” gibi şerhlerin olması hazindir! Bunda hiç şüphesiz Cumhuriyetin kuruluş öyküsünün diğer ülkelere göre çok farklı şartlarda teşekkül etmesi önemli bir sebep olarak karşımızda durmaktadır. Zira bağımsızlık mücadelesi veren ve dört bir yandan kuşatılan bir milletin yeniden tarih sahnesinde silinmeden var olabilmesinin öyküsüyle, Cumhuriyetin öyküsü aynı döneme denk düşmektedir! Her ne kadar imparatorluğun son döneminde cılız çabalar olsa da kurumsallaşma Cumhuriyetle sağlanmıştır.

Cumhuriyetle beraber kökleşmesi ve derinleşmesi beklenen demokratik bilinç ve demokratik rejim, her on senede bir Nato marifetiyle ve askeri müdahalelerle akâmete uğratılmıştır. Her farklı düşünce ve talebi milli misaka tehdit olarak görme kolaycılığı, korku imparatorluğu üzerinden milleti dönüştürme ve idare etme hevesi sürecin bu noktaya gelmesini tetiklemiştir. Sivil olmayı, özgür düşünceyi, bilinç ve irade sergilemeyi sakıncalı gören kökleşmiş ittihatçı gelenek; devlet erki marifetiyle önce bireyleri tek tipleştirme sürecini denemiştir. Sonrasında direnen milli vicdana gerekli ayarın verilebilmesi için ihtilallerle siyasal kesimleri, provakatif eylemlere dini ve etnik grupları by- pass etmiş, siyasal ve sosyal hayata katılım şansını sıfırlamış ve düşünmeyen sorgulamayan yığınlar yaratma projesinde de kısmen başarılı olmuştur. Bir üniversite kazanmış gence baba nasihatı olarak “etliye sütlüye karışmaması” öğütlenmeye başlamış, düşünen- sorgulayan -kaygı duyan -mücadeleci olmayı seçen idealistlerin başlarına hangi işlerin geldiği dilden dile anlatılmış ve “yönetime de süreçlere müdahale şansının millet olarak bizde olmadığı” düşüncesi genç beyinlere nakşedilmiştir. Kabuğuna çekilen ve devletin tokadını yeniden yemek istemeyen milliyetçi – muhafazakar – devrimci kanat süreci balkondan izlemeyi tercih eder hale gelmiştir. Zira vesayetlerin olmadığı, bireyin hak ve özgürlüklerini sonuna dek kullandığı, kendi yönetimini seçme hakkını özgürce kullanabildiği bir rejim özlemi içinde olan bu siyasal kesimler, devletin hangi çılgınlıklara (askeri ve sivil bürokrasi marifetiyle) imza attığını acı bir şekilde tecrübe ettikleri için sessiz bir bekleyişe geçmişlerdir. Demokrasinin derinleşmesi arzusu ile yurt edinilen coğrafyanın kadim kaotik hikâyesi arasında sıkışıp kalan sivil yapılar, umudunu konjoktürel gelişmelere bağlamıştır.

Sorunun ana kaynağı Cumhuriyetin kuruluşunda ve kurucularında değil, onu devam ettirmesi geliştirmesi ve demokrasiyle taçlandırması gereken sivil unsurlarındadır. Zira askere postal giydirildiğinde her kesimi ayaklarının altına alabileceği gerçeğini bilmelerine karşın her zor dönemeçte gözünü kışlaya çeviren bu sivi(!)l anlayış; bir süre sonra bunun bir çözüm olmadığını fark etmiş ancak iş işten geçmiştir. Zira yeniçeri ocağından beri askerin yönetime ortak edilmesinin ne tür acıları yaşattığı ortadadır ve askere havale edilen her sürecin bir dost bir de düşman unsurları vardır. İç güvenliği ve iç siyaseti askere teslim edenler onun çizdiği dost ve düşman tanımlarına da yutkunmak zorunda kalmışlardır. Terörle mücadele konsepti içinde ne tür toplumsal dönüşümlerin yaşandığını ve ne tür tasfiyelerin ortaya çıktığını, hangi rant kapılarının aralandığını ve en önemlisi de gençlerin kanının hangi kısır iktidar ve güç mücadelelerinde dolgu malzemesi olarak kullanıldığını gördükçe sivilleşmeye de demokratikleşmeye de olan özlem giderek derinleşmiştir.

Bu girizgâhtan sonra asıl can alıcı hususa değinmek ve Türk siyasi hayatında ilklere imza atan siyasal hareketi mercek altına almakta fayda vardır. Zira Cumhuriyetten bu yana tabu olarak görülen her konuya bodoslama el atan bu siyasi hareket, demokrasinin derinleşmesini arzu eden tüm kesimlerde heyecan ve dalgalanma yaratmış ve büyük bir beklenti de kendiliğinden ortaya çıkmıştır. AB rüyasını, geniş kesimlerdeki vesayet rahatsızlığını, değişim arzusunu trend haline getirmeyi başaran ve başta liberaller ile merkez medya olmak üzere uluslararası desteği de arkasına alan mevcut siyasi erk, çeşitli yasal düzenlemelerle askeri vesayetle olan bilek güreşinden galip çıkmış, Kürt açılımından dış politikaya uzanan geniş bir yelpazede devrimci bir karakter sergilemiştir. Özellikle referandum paketiyle ve 12 Eylülle hesaplaşma sloganıyla tüm mağdur kitlelerin desteğini almış ve de yeni anayasa beklentisini yüksek sesle işlemiştir. Bu sürecin de meyvesini almış ve Türk siyasi hayatında görülmemiş bir siyasi başarı yakalamıştır. Askeri vesayetin ve darbe teşebbüslerinin yargılanması süreciyle ve nisan muhtırasındaki tavrıyla birlikte de galibiyetini ilan etmiştir. Ancak son dönemlerdeki çıkışlar, beyanlar, demokrasiye ve devlet mekanizmasına bakış ciddi farklılıklar sergilemeye başlamış ve başta liberaller ve dini cemaatler olmak üzere kendisine ciddi destek veren kesimlerin itirazları baş göstermiştir. En çok sorulan soru da gerçekten yeni bir anayasa isteğinin mevcut iktidarda olup olmadığı sorusudur. Dün ceberut ilan edilen eski nizamın tasfiyesine okey veren kesimlerin yeni ceberut nizama giden sürece isyan etmeleri oldukça anlamlıdır. Kamuoyundaki hâkim görüş ise “amacın ne AB süreci ne de askeri vesayetin sonlandırılması süreci olmadığı, dün kendisini tehlike olarak gören laik kemalist yapının tasfiyesi ve yeni bir yapının inşası sürecinin amaçlandığı, mevcut iktidarın geldiği siyasi geleneğin demokrasi gibi bir önceliğinin olmadığı, tek adamlık sistemi üzerine inşa edilmiş bir siyasal kurgu olduğu “şeklindedir. Bu tezi güçlendiren gelişmeleri kısaca özetlemek gerekirse; AB sürecindeki söylem değişikliği, terörle mücadeleye kalınan yerden yeniden başlanması, Kürt açılımından vazgeçilip kck operasyonlarıyla sertleşmenin baş göstermesi, yazarlarla girişilen münakaşalar, eleştiriye olan tahammülsüzlük, Uludere olayından Dink cinayetine kadar tüm aktüel olaylardaki bıçkın devlet tavrı sıralanabilir. Yani kaygı duyan liberallerin, yakın dönem incelendiğinde kaygılarında haksız da olmadıkları görülecektir.

Asıl sorulması ve cevabının aranması gereken soru şudur! Darbecilerle, vesayetçilerle, sivilleşmenin önündeki engellerle mücadele samimi değil miydi ve asıl dert eski devletin tasfiyesi ve yeni devletin yeni vesayet sisteminin hâkim kılınması derdi miydi? İşte bu can alıcı sorunun cevabı, yeni anayasa sürecinin de akıbetini tayin edecek gibi görünmektedir.

Başında da belirttiğimiz gibi demokrasi söylemle değil, toplumsal dinamiklerdeki değişimlerle, dünyadaki ve bölgedeki dönüşümlerle, bireylerin gelişmişliğiyle ve eğitimiyle, ödenen ve ödenmesi gereken bedellerle birebir alakalıdır. Türk siyasi hayatındaki mevcut partilerin ne demokrasiyi içselleştirmek ve kurumsallaştırmak gibi bir derdi vardır, ne de mevcut anayasadan herhangi bir şikâyetleri vardır. Dernek-kulüp-stk-siyasi parti ve delegasyon sistemiyle yönetim belirleyen tüm yapılarda demokrasi dillendirilen ama asla içselleştirilmeyen bir kavramdır. Demokrasi; muhalifin, ezilenin, mağdurun yani altta kalanın sımsıkı sarıldığı bir söylem olduğu sürece demokrasinin içselleştirilmesi, kurumsallaştırılması ve derinleştirilmesi mümkün olmayacaktır. Bu yüzden mevcut iktidardan yeni bir anayasa yapmasını beklemek, işi iktidarların insafına bırakmak ve “anayasaya değişince her şey değişecek” algısına kapılmak da yanlıştır. Demokrasi bilinci derinleşmeden anayasal metinlerdeki düzenleme bir anlam ifade etmeyecektir. Kanunlarla devlet- birey dengesi tesis edilebilir ve devlete karşı birey güçlendirebilir. Ancak bireylerin demokrasi bilinci hangi sevideyse hüküm sürecek demokrasi de o seviyede seyredecektir! Temsili demokrasi olarak adlandırılan ve seçme hakkının askeri vesayetten alınıp sivil krallara teslim edilen rejimler demokratik rejimler değildir. Ayrıca unutulmamalıdır ki demokrasi mücadelesi tepeden tabana değil, tabandan tepeye doğru yapılan bir mücadelenin adıdır! Değişen bölge dinamikleri ekseninde bir okuma yapıldığında görülecektir ki bu coğrafyada daha çok demokrasi dışında ufukta başka bir çözüm görünmemektedir. İşte bu yüzden mevcut iktidarın da yarınlardaki iktidarların da “daha çok demokrasi” arzusuna direnme şansları yoktur, sadece süreci ertelemek -ötelemek gibi bir vazifeyi ifa edeceklerdir. Demokrasimizin derinleşmesi serüveninde ise devletin de iktidarların da önünde seyreden yeni nesil belirleyici aktör olarak karşımıza çıkacaktır.

Previous Post Next Post