HAYATI HEP DİKİZ AYNASINDAN ALGILAMA

Pek çok kişiye göre “Şu an, insanlik tarihinde hayatta olmak için en iyi zamandır.” Son yüz yıldır sürekli hale gelen bir değişim periyodu ile günümüzde dünyamız hiç olmadığı kadar zengin, hiç olmadığı kadar barış ve huzur dolu ve fırsatlar yönünden hiç olmadığı kadar zengin. Örneğin, ortalama bir kişi, bir yüzyıl öncekinden yaklaşık sekiz kat daha zengindir, tüm yer kürede son iki on yıl içerisinde neredeyse bir milyar kişi aşırı fakirlikten çıkartılmış, yaşam standartları neredeyse 5 kat yükselmiş, beklenen yaşam süresi yaklaşık 20 yıl artmış, bir dünya savaşı ihtimali yarı yarıya, bölgesel bir savaş ihtimali üçte bir oranında azalmış, insanlık daha önce şahit olmadığı şekilde genetik şifreleri ve evrenin kilidini açma çabasına girişmiş durumda. Artık dünya küçülerek bir “köy” metaforu ile tanımlanır olmuş, bugünkü malların hemen hemen tamamı, sermaye ve işgücünün büyük bir bölümü küresel anlamda “mobil” hale gelmiştir. O zaman “artık dünyamız işlevsel olarak daha küçüktür ve imkanları daha önce olmadığı kadar parlak, yer küre hiç olmadığı kadar fırsat dolu.” Bu projeksiyon ışığında daha güzel bir gelecek bizi beklemektedir. Ama acaba bu iyimser tablo gerçeği ne kadar yansıtmaktadır?

Geldiğimiz nokta itibarı ile artık “küreselleşme” denen olgunun ilk anlardaki büyüleyici etkisinden kurtulmuş durumdayız. Şu günlerde, artık gelecek yılların çeşitli fırsatlar sunarken önümüzdeki yılların aynı zamanda yüksek derecede belirsiz ve artan sistemik riskler ile dolu olduğunu daha iyi anlamaktayız. Aslında bu sistemik risklerin, artan gelir ve refah düzeyimiz, küresel mobilite, teknolojik gelişmeler, kırsaldan kentlere göç gibi ilk bakışta olumlu gözüken mega trendlerin, yani bu risklerin aslında “başarılarımızın bir sonucu olduğu” gerçeği de unutulmamalı. Başta biricik dünyamızın doğal sermayesinin yağmalanmasından, artan eşitsizlikten ve yeni teknolojilerin yıkıcı potansiyele sahip sonuçlarından anlıyoruz ki “mutlu, huzurlu ve refah dolu bir gelecek” tasavvuru için yaptığımız işler belirli sistemik riskleri de beraberinde getiriyor. Bu nedenle dünyamızın geleceğine yönelik geleneksel algılarımızı eldeki bilimsel veriler ve küresel eğilimler ışığında sık sık gözden geçirmemiz gerekiyor.

Önemli bir Fransız siyasi düşünürü Pierre Mendès’in dediği gibi “yönetmek ileri bakmak ve öngörmektir (gouverner c’est prévoir).” Ancak ne yazık ki, başta güzel ülkemizde ve dünyanın pekçok ülkesinde gelecek için hazırlanmak, daha çok “cari ve kısa dönemli konulara odaklanan” “her 4 veya 5 senede bir seçilmek üzerine oyunlarını kuran” “algı yönetimi ile seçmen davranışlarını etkilemeye odaklanan” “gelecekteki belirsizlik ve risklerle yüzleşmekten kaçınmayı bir politika olarak belirleyen” günümüz hükümetleri için çok can sıkıcı görünmekte. Hatta bir çok hükümet araç sürerken sadece “dikiz aynasını” kullanmayı tercih etmekte, bu nedenle retrospektif bir bakışla geçmişteki çatışmalardan beslenmekte ve mevcut sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasi fay hatları üzerinde sörf yaparak geleceğe yöneltmemiz gereken siyasi enerjimizi tüketmektedir. “İleri bakma” noktasındaki kabiliyetsizlik, özellikle demokratik ülkelerdeki geleneksel siyaseti tanımlayan en önemli parametre haline gelmiş görünmekte. Tüm dünyada hükümetlerin ve iş dünyasının karar alıcıları, daha düşük siyasi maliyetle daha çabuk ve potansiyel olarak daha kolay geri dönüşler vadeden kısa döneme odaklanma eğiliminde olduklarını görmek ne kadar da kaygı verici.

Uluslararası Adalet Divanının eski başkan Yardımcısı Justice Weeramantry, bize çağlar boyunca geçen medeniyetlerin “şimdiye odaklanmaya yönelik tek boyutlu bir vizyonu uygulamayı reddettiklerini” hatırlatmaktadır. Weeramantry, “Sürdürülebilir gelişimin” insanlık mirasındaki en eski fikirlerden biri olduğunu öne sürmüştür. Uzun vadeli düşünüşe ait bulgular farklı biçimlerde kendini göstermektedir, bunlar savunma ve güvenlikte, sağlıkta, mali planlamada, demografide, göç konularında, çevre konularında veya daha genel olarak yönetim yapılarında ortaya çıkmaktadır. Günümüz hükümetleri genellikle uzun vadeli taahhütlerde bulunmaktan kaçınmakta ve kendilerini “SONSUZ ŞİMDİNİN” içine hapsetmeyi tercih etmektedirler. Her ne kadar, eğitimde, sosyal yardımlarda ve altyapıda, sağlıkta geleceği öngörme ve yönetme çabasına zaman zaman girmeye teşebbüs etseler de bu çabalar çoğu zaman daha uzun vadeli bir vizyon tarafından yönlendirilememekte veya zorlu uzun dönem sorunlarını çözmek yerine kolaycılığa kaçmaktadırlar. Gelecek hakkında belirsizliğe, hemen kapımızın eşiğinde bekleyen sorunlar nedeniyle ne yazık ki bir türlü sıra gelmemektedir. Rotanın daha uzun vadeye çevrilmesi toplumun bizim yaşam periyodumuzun niteliklerini belirleyecek ve sonraki nesiller için geleceği şekillendirecek dönüşüm niteliğindeki değişikliklere sürekli olarak ilgi göstermeyi gerekli kılıyor. Daha uzun vadeli bir görüşe sahip olmak her derde deva değildir; anahtar nokta uzun vadeli ve kısa vadeli çıkarlar arasında sürdürülebilir bir dengeyi kurabilmektir. Ancak hali hazırda hem ülkemizde hem de diğer ülkelerde uzun vadeli düşünüşün geliştirilebileceği şartlarla ilgili bir anlayış yoksunluğu olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Mevcut siyasi ve ekonomik yapılar yatırımın kısa süreli getirisiyle “büyülenmekte” ve buna daha büyük bir değer bahşetmektedir. Bu yanılsama da, daha uzun vadeli zorlukların getirdiği riskleri ve toplumsal fay hatlarını şiddetlendirmekte ve bunlara yönelik işbirliğini imkansız kılmaktadır.

Yazının sonunda bu ikazımın kısır siyasi tartışmalar ve giderek artan toplumsal kutuplaşma ile birlikte yaşama iradesi ve geleceği şekillendirme gücü emilen güzel ülkemizdeki fikirsel tartışmalara alan açmasını, “anın efsunlayıcılığına” kapılmadan dikkatimizi geleceğe çevirmeye vesile olmasını dilerim.

Alaattin ALDEMİR
Koru Platformu
Mayıs 2014- Ankara

Next Post